Vatan-millet edebiyatı
28.09.2007
Bilgi denizinde kulaç atarak, belli alanlarda yüzmek kadar güzel ne olabilir ki?
Ama, o denizin derinliklerine inmek, uzak menzillerine erişmek ve her alanını karış karış tarayabilmek mümkün mü?
Buna, bir insanın ömrü yeter mi?
Sık sık bu köşeden dile getirdiğim şu sözü bir kere daha tekrarlamamda yarar var; “Belli düzlüklerde küçücük tepecikler kendilerini dağ sanırlar.”
Aslında bu onların sorunu değil, bu bulundukları ortamın sonucu!.
Önemsiz insanlar, bir biçimde, şöyle yada böyle önemli görevlere gelebilirler!..
İşte, böylesine kısır ve çorak dümdüz ortamlarda, bir başka minicik tepecikler de, kendilerinden biraz yüksek duran yamaçları dağ gibi görür ve çevresine de böyle göstermeye çalışırlar!.
Büyüklüğün, güzelliğin ve iyinin göreceliğinden kaynaklanan bu çelişki, hepimizi belli yanlış değerlendirmelere iterken; gerçek güzellere, iyilere ve büyüklere karşı bir bakıma körleşiriz!.
“Ben ders almam, ders veririm.” diyebilecek kadar bilginin ne olduğundan bir haber bir insan, imparator ilan edilebiliyor, onu bunu bir mafya lideri gibi, tehdit edip, mezar kazıcılığına soyunabiliyorsa ve bu kişi; gerçekten Türk Milli takımında yıllarca futbol oynamış, bu ülkeyi başarıyla temsil etmiş ve teknik direktör olarak da, bir zaman dilimi içinde, o koşulların kendisine tanıdığı imkanlar sayesinde, başarıdan başarıya koşmuş birisi ise; İstisnasız hepimizin, şapkamızı önümüze koyup, bu çelişkinin kaynağının ne olduğunu bir kere daha düşünmemizde yarar var!.
Tüm bu çelişkilerin ve de rezilliklerin ana nedeni ne?
Bunun nedeni gayet açık, altyapı, yani; temel kültürden yoksun oluş.
Yıllarca futbol oynadım, antrenörlük, futbol hakemliği ve hakem hocalığı yaptım.
İki yıl altyapıda bir çok genci çalıştırdım.
Orada şu gerçeği net bir biçimde görme fırsatım oldu.
Gençleri küçük yaşta ele alıp yetiştirmeye başladığınızda, ne kadar emek verirseniz verin, belli bir süre sonra, bu gençlerin bir bölümü tahsili seçiyor, bir bölümü bir mesleğe yöneliyor, bir bölümü de, babasının iş yerinde çalışmaya başlıyor, diğerleri de askere gittiğinden, emek verdiğiniz takım darma dağın oluyor.
Dolayısıyla, kolektif oyun bilinci, bizim gençlerimizde genellikle oluşmuyor.
Bu yüzdendir ki, Türk futbolcusu bireysel futbola çok daha yatkın olup, salt tribüne dönük şova yöneliyor.
Futbolda, temel eğitimin genç yaşlarda alınması gerektiğinden, eğitimle futbolun bir arada sürdürülmesi imkansız hale geliyor, futbolda başarılı olanlar eğitimsiz, eğitimli olanlar da, ne kadar yetenekli olurlarsa olsunlar bu yeteneklerini bir türlü futbol sahalarında gösterme imkanını yakalayamıyorlar.
Tabii ki, bazı istisnalar hariç!..
Fatih ile Emre ve benzeri sporcuların agresifliği, bulundukları konuma uygun düşmeyen tavırlarının sorumlusu, onlardan çok, onların yetiştiği ortam oluyor.
Oğuz Çetin ve Ergün Pembe benzeri sporcular ise, maalesef parmakla gösterilecek kadar az.
Ayda yüz otuz milyar para alan, (pirimler hariç) milyar dolarlara imza atan ama; profesyonelliğin ne olduğunu bile bilmeyen, bunca parayla oynamalarına karşın, hala vatan ve millet edebiyatı yaparak, ülkenin ve de Türk sporunun prestijini uluslar arası platformda, sırf kendi hırsı ve de kendi özel hesapları hatta duygusallığı yüzünden yerle bir eden insanların hangi ilkelerinden ve de hangi etik değerlerinden söz edilebilir ki?
Bizim millet, kafayı siyasilere takmış, milletvekillerinin aldıkları maaşı eleştirmekle meşgullerken, adamın oğlu, yılda en fazla yirmi karşılaşmada, teknik direktörlük değil, geçmişte Eşref Aykaç’ın sanırım bedava yaptığı tek seçicilik görevini, milletvekillerinin beş altı kat maaşını alarak yapıyor, bunu da; bu topluma, büyük bir özveriymiş gibi gösterme uyanıklığını sergilerken, maalesef hepimiz de bu zokayı yemeyi bırakın yutuyoruz!..
İrtibat: 0242 572 77 08
Kategori: Sami Çaycoşar


Hadi Yorum Yazalım